Cüneyt Arkın

Cüneyt Arkın

Cüneyt Arkın ya da gerçek adıyla Fahrettin Cüreklibatur, 1937 yılında Eskişehir’de doğdu. Çocukluk yıllarında çiftçilikle uğraştıktan sonra, tıp fakültesini bitirerek kısa bir süre doktorluk yaptı. 

1963 yılında "Artist" dergisinin düzenlediği sinema artisti yarışmasına girdi ve birinci oldu. Kariyerindeki dönüm noktası 1963'te askerliğini yaparken yönetmen Halit Refiğ ile tanışması oldu. 1964'te Halit Refiğ'in Gurbet Kuşları filmiyle sinemaya adım attı. 

Arkın, Türk sinemasında en çok film yapan aktör ve özellikle tarihî film furyasıyla Türk halkının kahramanı oldu. 

“Bir yerlerde Steve Arkın, diğer yerde George Arkın, başka bir yerde Fahrettin, çok uzaklarda Lee Arkın, yakında Cüneyt Arkın.” İsim değişikliğini bu şekilde ifade eden Cüneyt Arkın, filmlerinin gösteriminin yapıldığı ülkelerde anıldığı isimleri sıralayarak kendisine bu isimlerin takıldığını ve o ülkelerde bu şekilde tanındığını anlatır. 

Cüneyt Arkın’ı, bir Cüneyt Arkın eseri olan Adını Unutan Adam kitabında Cemal Süreya şöyle anlatıyor: 

“Cüneyt Arkın’ı adı henüz Fahrettin Cüreklibatur iken tanımıştım, 1957’de. Eskişehir’de Vergi Dairesi’ni teftiş ediyordum. Edebiyat ve şiir meraklısı arkadaşlarıyla gelip beni bulmuşlardı. Dostluğumuz daha sonra İstanbul’da sürdü. 1937 doğumlu, hekim, öyküler yazan ve tiyatroyla ilgilenmek isteyen bir delikanlı. Ama yazgısı sinemaya götürdü onu. Tıptan da kopardı onu. Hava Kuvvetleri’nde yedek subaylığını yaparken Halit Refiğ’in dikkatini çekti. Halit Refiğ, Şafak Bekçileri adlı filmini gerçekleştirirken bu yakışıklı asteğmenden de yararlanmak istedi. Ancak yönetmelikler izin vermiyordu buna. Bir süre sonra, yani Fahrettin terhis olduktan sonra gidip Halit Refiğ’i bulacak ve onun Gurbet Kuşları adlı yapıtında rol alacak. Fahrettin adının Cüneyt’e nasıl dönüştüğünü de dostu Halit Refiğ’den öğrendim. Gazeteci Vecdi Benderli bulmuş bu adı. ‘Cüneyt’, Cüneyt Gökçer’in adından, ‘Arkın’ da Ramazan Arkın’ınkinden alınmış. Böylece genç Fahrettin’deki, tiyatro ve edebiyat tutkusu sinemada bir araya getirilmek istenmiş. Önce duygusal filmlerde boy gösterdi. Tango duygusu... 60’lı yılların sonlarında vurdulu kırdılı kurdelelerde, serüven filmlerinde görünmeye başladı. Malkoçoğlu dizisi, söz gelimi. Tango duygusallığı içinde yetiştirilmek istenen gençteki bu değişimi nasıl tanımlayabiliriz? Önce tam anlayamamıştım. Sonra öğrendim, Cüneyt Arkın bir ara Medrano Sirki’ne girmiş. Bedava çalışmış bir süre orada. Ağları, ipleri kaldırma işini üstlenmiş. Bu arada parende atmayı, hareket olayını öğrenmiş ve geliştirmiş. Ben Jean Marais’in Fantoma dizisindeki ortada görünüşüne benzetiyorum. Hali ise başka şey diyor: ‘İlk filmlerinde Alain Delon’a benziyordu; ama vurdulu kırdılılardan sonra onu Avrupalılar Burt Lancester’a benzettiler.’ Galiba bunların hepsi doğru. İşaret dile yöneldi. İpek Yolundaki Süpermen, böyle diyorum. Jean Marais dedim, ne var ki öykünmeci bir sanatçı değil Arkın. Benzer ama taklit etmez. Yineleme kötü. Ama zorunluysa yinelemede iyi yanlar da vardır. Yineliyorum: Ulysseus’un Doğudaki karşılığı Denizci Sinbad’dır. Ya da Denizci Sinbad’ın Akdeniz’deki karşılığı Ulysseus. Sinbad’ın daha çok akrobasi planında var olduğunu belirlemek istemiştim. Bir çeşit karacı Sinbad oldu Cüneyt Arkın. Evet, Medrano Sirki’nde bir yaz bedava çalıştı. Ata da en iyi binen, binmesini bilen sinema oyuncusu. O karateyi, hareket niteliğini öyle kolay bulmadı. Öz olmadan o iş olmaz. Sağ’a kaymış göründü. Biraz öyle. Ama tam da öyle değil. A. Dorsay’ın da belirttiği gibi Maden gibi filmlerde toplumsal eleştiriye de girdi. Son yıllarda yönetmenliği de denedi. Reklam filmlerinde göründüğü için eleştiriliyor. Bence bir sinema sanatçısı için büyük bir kusur değil bu. Gök Bayrak adlı romanda bir Can Bey vardı. Bence o kitabın bir ikinci cildi yazılmış olsaydı Cüneyt, Can Bey’i kim bilir nerelere götürürdü!”

Yine bir Cüneyt Arkın eseri olan Fakir Gencin Hikâyesi kitabında Arkın, şunları söyler:  “1975’ten sonra, başta Yıkılmayan Adam ve diğer iki filmim yüzünden meşhur 141-142 ceza maddeleriyle 15 yıl ağır mahkûmiyetle Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanırken aklıma gelmişti: savunduğum, inandığım düşüncelerimde ne kadar samimim ve dürüsttüm? Bu düşünceleri neler uğruna savunabilirdim? Mesela hapse girmeyi göze alabilir miydim? Varımı yoğumu kaybetmeyi, sürgünlere gitmeyi, hatta ölmeyi... Bu can yakıcı son, bende sabit bir kaygı haline geldi. Filmlerimde ezen zalimin karşısında ezilen yoksulun, hakkı yenenin yanındaydım. Güçlü, yiğit, cesurdum. Emeğin, alın terinin yanındaydım. İnsanı, insan şerefini savunuyordum. Polis Cemil’de olduğu gibi baskı, tehdit, zorbalıklara karşı yiğitçe direniyordum. Başıma gelecek belaları umursamadan, bahtsız, kaderine terk edilmiş, durmadan horlanan, ezilen, hakkı yenen, hakkını arayamayan halkımın acılarını paylaşıyor, yenilmez görünen zalim büyük güçlerle, ölümü göze alarak savaşıyordum. Yılmaz, cesur bir savaşçıydım. Ordular bozuyor, kaleler fethediyordum. Peki, filmlerimde böyleydim de özel hayatımda aynı doğrucu, halkını, yurdunu seven insan mıydım? Halkıma ne kadar dürüst davrandım? Hayatım boyunca kendime hep bunları sorarak, kendimle hesaplaştım durdum. Mesleğimin, en zor, en kahırlı, hatta en çok incindiğim, kırıldığım o uzun dönemlerinde sizlere bir tek yalan söylemedim.”

“1980’lere doğru Türkiye bir cehenneme dönmüştü. Gençler sokaklarda acımasızca birbirlerini öldürüyorlardı. Korku, baskı her yanı kaplamıştı. Bazı partilerin faşist çeteleri vardı. Türkiye karanlık bir yok oluşa sürükleniyordu. Eşkıyalar hükümdar olmuştu. Her yerde gözyaşı, kan vardı. İşte o günlerde hain bakışlı, karanlık, silahlı gruplar evime gelerek beni ziyaret etmeye başladılar. Bunlar ziyaret değil, korkutucu tehditlerdi. Baskıydı. Manevi kuşatmaydı, zulümdü. Kendi ideolojileri doğrultusunda filmler yapmamı istiyorlardı. Bu iş onlar için çok önemliydi. Çünkü onlar için yapacağım bir film Cüneyt Arkın dâhil, Cüneyt Arkın sevdalısı, hayranı milyonlarca gencin onların eylemlerini onaylaması anlamına geleceği gibi bu gençlerin çoğu da onların saflarına katılacaktı. Aşırı sağ, sol gruplar ve diğer gruplar için bu film yapma işi hayati önem taşıyordu. Beni ikna etmek için kanlı, kansız her şeyi göze almışlardı. Gereği gibi hepsine hayır dedim. Bir akşam Topağacı’nda oturan bir film yapımcısı çok önemli gerekçesiyle beni çağırdı. Gittim. İçeri girdim. Salon, o karanlık, soğuk yüzlü gençlerle doluydu. Ağır, otomatik silahlarını ölümcül bir tehdit gibi masa üzerlerine görünecek yerlere bırakmışlardı. Kamplarda eğitim gördükleri belli olan komando tavırlı gençlerin lideri önce çok nazik teklifi yineledi. ‘Bize film yap.’, ‘Hayır, imkânsız’ dedim. Yüzü, sesi birden değişti. Gürledi. ‘O zaman buradan sağ çıkamazsın.’ Her gün sokaklarda onlarca gencin öldürüldüğü, sorgusuz sualsiz cinayetlerin işlendiği bu yıllarda Cüneyt Arkın’ın bir kaza kurşununa kurban gitmesi sorun bile olmazdı. Korkmuştum. Belli etmedim. Ama gencin ses tonu, el hareketleri beni daha çok öfkelendirmişti. Ev sahibine baktım. Sessiz duruyordu. ‘Bu evden çıkıncaya kadar hayatımdan sen sorumlusun. Bu bir Türk geleneğidir. Türkçü olduğunuza göre bunu çok iyi bilirsiniz.’ dedim. ‘Evden çıktıktan sonra kaderimizde ne yazılmışsa o olur.’ Sakin başını salladı. Diğerleri tetikte bekliyorlardı. Çok sakin yürüdüm. Kapıyı açtım. Çıktım. Sonraki günler, eve çocuklarıma hediyeler gelmeye başladı. İlkini karım açtı. Gözyaşlarına boğuldu. Paketin içinde 9 mm’lik bir kurşun vardı. Karımın ailesi Avrupa’ya gidip, izimizi kaybettirmemiz için çok yalvardı. Kabul etmedim. Ancak çocuklar dedelerinin yanına taşındılar. Ailece çok zor günler geçirdik. Zaman geçti. 1980’li yılların çetelerinin döküntüleri mafyalar olarak ortaya çıkmaya başladı. Biri benimle film yapmak istedi. ‘Hayır’ dedim. Atıf Yılmaz’ın yönettiği ‘Deli Yusuf’ setinde ayağımdan kurşunlandım. Tetiği çeken yakalandı. Garibanın tekiydi. Azmettiren döküntü mafya lideriydi. Polis onu arıyordu. Ama asıl patron, Eskişehir’de tanıştığım eski Savcı Kemal Beyefendi. Bir gün Hilton Oteli’nin en üst katında lüks dairede karşı karşıya geldik. Hesaplaştık. Yarım saat sonra ikimiz de kanlar içinde otelin lobisine düştük. Savcı şikâyetçi olmadı. Mekânı basma suçu işlemiştim. Baştan bu yana faşist baskılara boyun eğmemiştim. Kendi hayatımın önemi yoktu. Ama çocuklarımın hayatını tehlikeye atmıştım. Onları her an öldürebilirlerdi. Bu dayanılmaz, çok ağır sorumluluğu nasıl yüklenmiştim? Çok cesur bir insan mıydım? Yoksa her iyi insanda var olan hain, alçak zorbalığa karşı normal bir karşı koyma mıydı? Karar sizin.”

Tarihî filmlerin başrolünde en çok yer alan oyuncu olarak Cüneyt Arkın, yine kitabında bu filmlerde birçok kaza geçirdiğini, bu kazalara önlem almak isteyen yapımcıların dublör kararı aldıklarını ancak dublörlerin daha sonra rolü beceremediğini belirtir. “Özellikle tarihi filmlerde öyle çok kaza geçirdim ki, sonunda oturup patronlar bir karar aldılar. Cüneyt Arkın her kaza geçirdiğinde işler aksıyor, çekimler duruyor. Bu yüzden maddi kayıplarımız çok yüksek oluyor. Bundan sonra yüksekten atlama, düşme gibi fazla beceri gerektirmeyen tehlikeli sahnelerde dublör kullanılacaktır.”

“Yıllar önce bir reklam filmi teklifi gelmişti. Malkoçoğlu o beyaz yiğit atıyla cenk kıyafetlerini giymiş, tarihin içinden çıkıp gelecek bir ürünle dövüşecek ve onu yenemeyecekti. Hayal bile edilemez çok büyük paralar teklif ettiler. Hayatımın sonuna kadar krallar gibi yaşardım. Bir an bile düşünmeden ‘hayır’ dedim. Çünkü Malkoçoğlu, Türk gençliğinin tarihiydi. Onun kahramanıydı. Ona aitti. Ben de bir savaşçıydım. Şimdi akla gelen soru şu: İnandıkları uğruna faşist kurşunlarla ölümü göze alan, seks filmi çekmemek için ebediyen sakat kalıp, yatakta çürüyüp yok olma ihtimalini bile düşünmeden ‘hayır’ diyen Malkoçoğlu’na kıyamayıp tonlarca paraya kıyan Cüneyt Arkın, Coca Cola ve ilaç reklamına neden ‘evet’ dedi? Cevap, sonraki yıllarda yaşanan büyük Cüneyt Arkın trajedisinde saklıydı. Yaş yetmişe vurmuştu. Ama çalışmak zorundaydım. Asıl şimdi Cüneyt Arkın’ın o büyük, yakıcı, acıklı trajedisini yaşıyordum. Baştan aşağı perişan, lime lime dökülen ruhu, ölmüş, yüreği bezgin, yaşlı, bitip tükenen, ölürcesine yorgun, eskimiş, yıpranmış, sararıp solmuş, artık bakılma gereği duyulmayan, bu yüzden buruşturulup çöp tenekesine atılan eski bir resim gibiydim. Nasıl yeniden ayağa kalkacak, yeni savaşlara korkusuzca atılacaktım? O cesareti nereden bulacaktım? Parmağımı kıpırdatacak halim kalmamıştı. Öylesine bitmiştim. Gelecek kaygısıyla ölüp ölüp diriliyordum. Çocukluğumun, gençliğimin perişan, yoksul, aç günleri rüyalarıma giriyordu. Benim kuşağım şöhret ve parayı bilememişti. Bu yüzden hiçbirimizin gelecek için birikmiş parası yoktu. Benim tehlikeli filmleri yüz elli bin liraya çektiğim dönemlerde Arabeskçiler milyonlar alıyordu. Cüneyt Arkın’ın enkazını yaşarken, bir ilçe belediyesinin İstanbul’un fethi dolayısıyla düzenleyeceği şenlikte beyaz atın üstünde şehre giren Fatih’i canlandırmam istendi. At küçük de olsa bir umut, bir gayretti. Beyaz ata binip kalabalığın önünde şehre girdim. İşte o gün yeniden savaşçı ruhumu kazandım. Çoluk çocuk, kucağında bebeleri, anneler, genç kızlar, yaşlılar, dedeler, nineler, herkes Cüneyt Arkın’a öylesine eşsiz, insanı ağlatacak derecede duygu dolu, sevgi saygı, vefa, samimi bağlılık, sımsıcak ilgi gösterdiler ki, solmuş eski resimlerde kalmadığımı, halkın o cömert yüreklerinde hala yenilmez bir savaşçı olarak yaşadığımı gördüm. Tarifsiz bahtiyar oldum. Sonra gençliğe alkol, uyuşturucu konusunda bilgiler vermek, yenik, çaresiz, haksızlığa uğrayan kişilerin yanında olmak adına ülkeyi karış karış dolaşmaya başladım. Genç, yaşlı, işte bu halkla yeniden yiğit... Cesur, korkusuz birer savaşçı gibi haksızlığa, adaletsizliğe, açlığa, işsizliğe, zorluklara karşı çıktık. Mutlu, güzel günlere at koşturuyorduk. Türk halkından bilgeliği, yaşama inadını, zora yenilmeme gayretini, minnet, şükran, merhameti ve yaşama sevincini öğrendim. Artık insandım.”

Mertlik, yiğitlik, tarih, savaş, toprak, ulus, Anadolu gibi sözcükleri sıkça kullanan Cüneyt Arkın, gerçek hayatta ve filmlerinde bu değerler üzerinden hareket etti, özellikle tarihî filmlerinde ortaya koyduğu Türklüğe ait değerler onun söylemlerinde de etkili oldu. Yine düşmanların yurttan kovulması, denize dökülmesi, ulus bilinci ve vatan sevgisi onun için filmlerinde verdiği bir duygu olmakla birlikte kendisi ve Anadolu insanı için önemli bir yer tuttu.

Onun tarihî filmlerinden başka, özellikle Türk sinema tarihinin ender sayılabilecek şekilde milliyetçi olan bir filmi, 1977 yılında çekilerek 1978 yılında vizyona giren Güneş Ne Zaman Doğacak‘tır. Film, 2. Dünya Savaşı yıllarında Sovyet Rusya’nın zulmünden Türkiye’ye kaçan Türklerin daha sonra Sovyet Rusya’ya teslim edilmesi ve sınırda Rus askerleri tarafından öldürülmesi olayını konu edinmişti. Filmin son sahnesinde de bir yazı ile bu teyit edildi. Filmin çekim hikâyeleri, yaşanılan olaylar oldukça ilginç olmakla birlikte o dönem Türkiye’sinin içinde bulunduğu siyasi ve sosyal durum ve bunalımlardan dolayı zamanın en çok konuşulan filmi oldu hatta günümüzde dahi konuşulmaya devam etti. Öyle ki bu filmin Türkiye’yi ‘12 Eylül Darbesi’ne götüren olaylardan biri sayılan Maraş Olayları’nı da tetiklediği söylendi. Türkiye’de sağ-sol çatışmasının yaşandığı o dönemde sağ-milliyetçi bir film olan bu filmin öncesinde ve sonrasında yaşananlar filmin etkisini daha net gösterdi.

Film milliyetçi bir film olmakla birlikte, çekildiği dönem itibariyle siyasi ve sosyal çalkantıların olduğu, ideolojik düşüncelerin keskin hatlarla belirlendiği Türkiye resmini de sundu. Filmin en önemli etkisi, çekildiği dönemin sağ-sol olaylarının etkisiyle bu filmin gösterime girdiği 1978 yılında tam da bu filmin gösterildiği sinemalarda bombalama olaylarının yaşanmaya başlaması ve son olarak aynı yıl Aralık ayı içerisinde Kahramanmaraş’ta Çiçek sinemasında bu filmin gösteriminin yapıldığı sırada sinemanın bombalanması ve sonrasında gelişen olaylar ve nihayetinde Maraş Olayları Vakası’dır.

Mehmet Kılıç’ın 1977’de yönetmen koltuğunda oturduğu Güneş Ne Zaman Doğacak adlı film, 1945’te sosyalist ülkeye iade edilirken öldürülen 150 Türk’ün anısına çekildi. 19 Aralık 1978 Salı günü saat 20.45’de Kahramanmaraş’ta bu film perdeye yansırken Çiçek Sineması’na bomba atıldı. Bombanın tahrip gücü olmadığı için sinema salonunda ölen olmadı. Fakat saldırıyla birlikte şehirde ‘Maraş Olayları’nın fitili de ateşlenmiş oldu. Günlerce süren yürüyüşler, bombalamalar, çatışmalar sonucunda 111 kişi öldü ve yüzlerce kişi yaralandı. Şehir savaş alanına döndü. Olayların ardından 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi. Birçok kişiye göre yaşananlar, 12 Eylül darbesine gerekçe amacıyla hazırlanmıştı.

Cüneyt Arkın, 2010 yılında, Maraş Olayları’nın konuşulduğu BeşNbirK isimli televizyon programına telefonla katıldı ve Güneş Ne Zaman Doğacak filmi ile ilgili bilgiler verdi. O dönem bu filmi çekerken kostümlerin Sovyet Rusya Konsolosluğu’ndan alındığını, bu yolla Rusların filmden haberdar olduklarını, stüdyolarını defalarca bastıklarını ve filmin gösteriminin yine Ruslar tarafından engellendiğini ve filmin çekiminin durdurulması için para teklif edildiğini, ancak kabul etmeyerek filmi çektiklerini ifade etti. Bundan sonra Rusların gizli servislerinin bu filmin gösterimini yasaklamak için ellerinden geleni yaptıklarını ve nihayetinde sinemada bombalama hadisesinin yaşandığını söyleyerek, Maraş Olayları ile ilgili olarak, herkesin bir şeyler konuştuğunu ancak en doğrusunu oradaki tanıkların bilebileceğini söyledi. Kahramanmaraş’ta Çiçek Sineması’nın bombalanması olayından dolayı o dönem, olayın sanığı olan Ökkeş Kenger’in (Şendiller) o dönem ve daha sonra milliyetçi olduğunu ve niçin milliyetçi bir filmin gösterimi sırasında bombalama hadisesine karışsın diyerek bunun müsebbibinin dış servisler, özellikle Rus gizli servisleri ve onun içerideki işbirlikçileri olduğunu belirtti.

“Cüneyt Arkın, tarihî-milliyetçi filmleri milliyetçi olduğu için değil bu filmler ona yakıştığı için yapmıştır. Mesela kulağıma çalınan Tarkan’ı oynaması söz konusu olmuş ve Ertem Eğilmez galiba bundan bir şey olmaz deyince o ahdediyor, ata biniyor, akrobasi yapıyor, sirklerde çalışıyor, bir inat uğruna o tarz filmlerin bir numarası oluyor. Ama biz şunu da biliyoruz ki Yılmaz Güney de o tarz filmler yapmış. Oyuncular hep inandıkları filmleri mi yapar, hayır tabii ki...

Cüneyt Arkın bu filmlere biraz ticari gözle bakmış, kendini daha fazla seyrettirme meselesinin önemli birer hikâyeleridir bunlar, toplumda karşılıkları vardır, bu da onu bu filmleri yapmak konusunda uzmanlaştırmıştır. Mesela atı vardır, hatta kendi kavgacıları vardı, o dönem onları istihdam ederdi. Ama dünya görüşü itibariyle Cüneyt ağabey, bildiğimiz manada milliyetçi değildir. Halk Partili bir ailenin çocuğudur. Sosyal demokrattır. Uzun süre Cemil, Cemil Dönüyor gibi sosyal hakları savunan filmlerde de oynamıştır. Onlarda da oynarken toplumda bir karşılığı vardı ve oynuyordu. Battal Gazi, Kara Murat, Malkoçoğlu filmlerinde de oynuyordu ve toplumda bir karşılığı vardı.” İsmail Güneş (Yönetmen)

“Cüneyt Arkın büyük bir stardı. Seyircisi, müşterisi hazırdı, onun aşk filmleri kadar, tarihî filmleri de seyirci çekiyordu. Çok yakışıklıydı, doktordu yani eğitimliydi, duyguları güzel, fikri güzel, eğitilmiş bir adamdı. Bu tür rollere fiziği de dâhil çok yakışmaktaydı, öyle olunca oynamaması için hiçbir neden yoktu. Biz de bu tür tarihî filmlerde başka oynayanlar da vardır ama Cüneyt, inanılmaz oyun gücü ile bir defa gözünü budaktan sakınmayan, kavgacılarını kendi seçen, kavga planlarını kendi yapandı. Evinde spor aletleri vardı ve çok çalışırdı. Zıplar, kalkar, iner, tekrar kalkar, dikilir... Hiç durmayan biriydi. Bir de kılıç eline çok yakışıyordu. Zaten, bu tür tarihî filmleri sevdirmek istiyorsanız kadınını, erkeğini, yıldızlarını çok sevilen, çok yeteneklilerden seçmek zorundasınız. Cüneyt Arkın çok yetenekliydi, yani kılıç tutmak, sahte dahi olsa o kılıcı tutmak, sallamak, öyle kolay bir iş değildir. Fiziği müsaitti bir kere ve iyi yazılıyordu rolleri, bir kurtarıcı gibi duruyordu, bizim insanımızın sıkıştığı zor zamanlarda olayın içine giriyordu, bunun için seyirciyi çok okşamıştır, seyirci de onu çok sevmiş ve bağrına basmıştır.” Safa Önal (Senarist)

Cüneyt Arkın, 27.06.2023’te 84 yaşında hayata gözlerini yumdu.  Ölüm nedeni kalbinin durması olarak açıklandı.

Kaynak: Türk Kimliğinin İnşasında Türk Sinemasının Rolü-Tarihi Filmler ve Cüneyt Arkın Örneği, Yüksek Lisans Tezi, Mehmet Ali Çelik,  İstanbul, 2015.