Ahmet Yesevi

Ahmet Yesevi


(Sayram, 1103 - Sayram, 1208)

Hazreti Peygamberimiz Muhammed (S.A.V.) bütün İslam âleminde ne kadar büyük bir sevgiyle yâd edilirse, Mevlana Celaleddin "Farsça Yazılan Kur’an" diye değerlendirilen "Mesnevî-yi Manevî" adlı eseriyle Türk ve Fars dünyasında ne kadar tanınırsa, Hoca Ahmed Yesevî de bütün Türk dünyasında, özellikle Türkistan’da o kadar kutlu ve şerefli sayılır. "Medine’de Muhammed, Türkistan’da Hoc’ahmed" denir (Hoca Ahmed ibaresi vezne göre "Hoc’ahmed" olarak okunur. "Divân-ı Hikmet" te de çoğu yerde böyle okumak gerekir.) Gerçekten de Ahmed Yesevî "Divân-ı Hikmet" ile Arap ve Fars dilini bilmeyen sıradan Türkistanlılara, çevrede yaşayan bütün Türk dünyası insanlarına Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şerif anlamını Türkçe şiirle ifade itti, İslamiyetin akıllara, kalplere girmesinde ışık köprüsü oldu. Bu ışık köprüsü devamlı, bütün Türk dünyası üzerinde parlamaktadır.

Karahanlılardan Saltuk Buğra Han’ın İslamiyeti devlet dini olarak ilan etmesinin, bütün Türk dünyasında ve müslüman âleminde büyük basanlara yolaçması gibi, Yesevî şehirlerinden, Horasan ve Türkistan’dan bugünkü Türkiye topraklarına gidip, dini Türkçe olarak yücelten velilerin yetişmesi, Bektaşîlik gibi mezheplerin ortaya çıkması, hepsi o zamandaki Türk devletindeki düşünce çöküşünü yok ederek manevi yükselişe doğru yol açtı. Bunu bir çok bilgin değerlendirmiştir. Bugün de Ahmed Yesevî, bir sanatçı, derviş olarak, eseri bütün Türk dünyasında okunur olmasıyla, mecburen uzaklaşan gönülleri, yakınlaştırmaya, kuvvetlendirmeye, anlaştırmaya yardım etmektedir. Geçmişte Ahmed Yesevî kitaplarının bütün Türkistan’da el yazması nüshalarla dağılması gibi, geçen asırda Taşkent’te, Kazan’da, İstanbul’da bir çok defa taş baskı ve litografik yolla yayımlanması gibi, bugün de Türkiye’de, Özbekistan’da. Kazakistan’da, Doğu Türkistan’da bir çok kitapta ve antolojide basılıp, sevilerek okunmakta, araştırılmaktadır.

Ahmed Yesevî 1103 yılında Sayram’da, eski şeyhler ailesinde doğmuştur. Babası İbrahim Şeyh, annesi Karasaç (Aişe de denir)’dır. Babası ölünce, annesiyle birlikte Yesi’ye gelir, bu şehirde hocası Arslan Baba elinde eğitilir.

Onun ne zaman doğduğu ve öldüğü hakkında yazılmış açık bir bilgi yoktur. Bunun için 562 (Miladî 1166) yılında inziva için yer altına girişi, ölüm tarihi olarak yanlış gösterilegelmiştir (eski Sovyetler Birliği’ndeki değerli bir çok kitapta, hatta UNESCO’nun düzenlediği 1990 yılındaki Uluslararası I. Ahmed Yesevî Kongresi’nde de Türkiye’de çıkmış kaynaklarda, "İslam Ansiklopedisi"nde de doğum yılı belirtilmeden, ölümü 1166 olarak verilmektedir). Eğer Fuat Köprülü’nün "Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar" (İstanbul, 1918) kitabındaki şairin menkıbevî hayatı ve tarihî hayatı konusundaki bölümleri derinlemesine incelense, bazı tarihi şahısların hayatı ve olayların sayısı karşılaştınlsa, Ahmed Yesevî’nin doğum ve ölüm tarihi daha açık belirlenir. Birincisi, 1166’da inzivaya çekildiğinde o Peygamber’in yaşında, 63’ündeydi. Bundan, onun 1103 yılında doğduğu kesin olarak anlaşılır. İkinci olarak 1166’da yer altına girmesi, Peygamber’in sünnetine uymasındandır, bunu hikmetlerinde bir çok yerde yazmıştır. "Altmış Üçte sünnetlerini sağlam tutup / işitip, okuyup yere girdi kul Hoc’ahmed", "Sadakatle bir sabah, salı günü yere girdim", "Sünnedimi sağlam tut gönlü bağlı, dedi / Mustafa’ya yas tutarak girdim işte", "Mahremine girip yer altına girdim işte" gibi mısralarında inzivaya girmesi, Allah’a mahrem, sırdaş olmak için yer altına girdiği şeklinde açıklanmıştır. İnzivada neler yaptığı bir çok kitapta iyice tasvir edilmiştir. Ben 1990 yılında ve ondan sonra da Yesi’ye bir kaç kez gittim, ilk olarak da inzivaya giden yolun bulunduğu küçük camiyi yeni yapılmış tamirinden sonra gördük, orada bu yerin bekçisi inzivaya inilen yolu gösterdi, o eskiden bu yerde çalışmış, her yıl Harezmli bir Yesevî müridinin gelip, inzivaya çekildiğini, Sovyetler Birliği zamanında da gizlice gelip her yıl kırk gün kalıp gittiğini söyledi.

Kitaplarda da Ahmed Yesevî’nin inzivada müritleri vasıtasıyla yer üstündeki hayattan haber alıp fikir bildirdiği, müritlerinin Çin’den Akdeniz’e kadar olan her yerde dolaşıp, olup biteni getirdikleri, hikmetlerin bu inzivada söylendiğini ve müritlerin yazıp ezberlediği söylenir. Mevlana Hisamûddin Sığnakî risalesinde, 130 yıl yaşadığı; Köprülü’nün kitabında bir müellifin, onun 125, birisinin de daha uzun yaşadığını söylediği bildirilir. Mesela "Divân-ı Hikmef’te "Erenlerden feyiz ve fütuhat alamadım / Yüz yirmi beşe girdim bilemedim / Hak Teala ’nın ibadetlerini kılamadım / İşitip, okuyup yere girdi kul Hoc’ahmed" (27. Hikmet) denir. İşte bu mısralardan anlaşıldığı gibi "Divân-ı Hikmet" çilehanede, şeyhin istediğine uygun olarak üç arşın yer altında kurulan, 99 müridin hizmet ettiği mağarada, ömrünün sonlarında yazılmıştır. Bütün Yesevî bilginleri bir ağızdan "Divân-ı Hikmet" sonraki asırlarda, Yesevîci türlü şairler tarafından yazılmıştır, asıl yazması yoktur, deseler de; bu fikri ileri sürmemin iki sebebi var. Birincisi, Yesevî tarafından söylenen yukarıdaki "Yüz yirmi beşe girdim" mısraları. Ahmed Yüknekî de, Yusuf Has Hacib de eserlerini ne zaman yazdıklarını kitaplarında bildirmiştir. Genellikle doğu kitaplarında müellifin, kitabını yazdığı tarihi eserde bildirmesi gibi gelenek vardır. Yesevî, çok tanındığından, "filan yıl yazıldı" dememiş; ancak hikmetlerin başında (mesela 27. hikmette) böyle 125’e girdiğini söylemesi, aynı divanın yazılışına da işaret eder ve dediklerimize esas olur. Zaten, hiç kimse şimdiye kadar bu mısraların Yesevî’ye ait olmadığını ispatlamadı, buna hacet de yok. Bana göre, 99 müridin hizmet ettiği bir düzende, eğer on tanesi hikmetleri yazma ve çoğaltma, dağıtmayla meşgul olsa da, sonradan divanlar halinde, çeşitli yıllarda, çeşitli kişiler tarafından istinsah edilerek yayıldığı için, onlarca Yesevîci şairlerin hikmetlerinin elbette divana girip kalmış olması tabiidir. Bu, "Divan-ı Hikmef’i; Ahmed Yesevî’nin kendisinin yazmadığını göstermez. Aksine, esas hikmetleri, özellikle Yesevî’ye ait mahlaslarla ya zılmış hikmetlerin onun olduğunu söylemeye dayanak olur.

Ben, Köprülü’nün kitabından Rizaeddin Lala, Necmeddin Kübra ve diğer kişi ve olaylar hakkında okuyarak, kendimce delilleri karşılaştırarak Ahmed Yesevî’nin çok uzun yaşadığına inandım, buna kendimce dayanak buldum (Bu konuda 1990 yılında Kazakistan’ın Türkistan ve Kentav şehirlerinde yapılan Uluslararası A. Yesevî Sempozyumu’nda bildiri de sundum). Köprülü şöyle yazar: "Bir rivayette söylendiğine göre, Rizaeddin Ali Lala, Yesevî’yi ziyaret ederek Türkistan’a gelir. Bu Horasanlı meşhur şeyh idi; o Hicrî 563-642 yılları arasında yaşamıştır. Yani o Türkistan pirinin ziyaretine, o inzivadayken geldiğini, en azından 30-40 yaşlarında olduğunu farz etmek mümkündür. Necmeddin Kübra (1145-1221) de Yesevî’ye çağdaş olarak aynı kitapta bildirilmiştir. Kübra’nm Hicri 618’de öldürüldüğünü hatırlarsak, o vakitte Yesevî’nin yüz yirmi yaşa ulaştığı ortaya çıkar. Bu gibi açık tarihî deliller şunu gösterir: Köprülü’nün kitabında rivayet olarak verilen sözler sıradan menkıbeler değil, menkıbelere, rivayetlere yansımış hayat gerçekleridir. Zira, veliler ve meşhur kişilerin hayatlarının menkıbeler ve rivayetlerle karışık olduğu herkese malumdur.

Ahmed Yesevî’nin uzun yaşadığı hakkındaki fikir onun XX. asırdaki neslinden olan ve İstanbul’da yaşayan Hatice Yesi’nin "Hoca Ahmed Yesevî Hakkında" adlı makalesiyle de kuvvetlenmiştir (Türkistan, İstanbul, 1989, 8. sayı, 60-61. s.). Hatice Yesi, "Türkistan" dergisinin 1989 yılındaki son sayısında çıkan bu makalesinde "Divân-ı Hikmef’teki "Yüz yirmi beşe girdim bilemedim" mısrasını verdi ve bugün de 20. asırda Yesevî neslinden olup uzun yaşayan kişilerin olduğunu söyleyerek, çok yaşamanın onların sülâlesinde ırsî bir özellik olduğunu bildirdi. Mesela, Hatice Yesi’nin, Türkistan’da yaşayan Yadigar halası 1854 yılında doğmuş, 1989 yılında sağlığı iyi ve 135 yaşındadır. Kısacası, Ahmed Yesevî’nin 1166 (Hicri 562) yılında vefat ettiğini söyleyen bütün kitaplar, ansiklopedilerdeki tarih yanlıştır. Bilgiler onun doğum ve ölüm tarihlerini 1103-1228/1229 olarak göstermeye daha uygundur.

Babası İbrahim Ata ve annesi Karasaç Ana’nın mezarı bugün de bütün dünya Türklerinin ziyaret ettiği Sayram’daki türbelerdir. Yesevî’nin kardeşleri Latif Ata ve Mustafa Kulu Ata’ların kabirlerinin de Sayram’da olduğunu N.Mallayev "Özbek Edebiyatı Tarihi"nde kaydeder (Taşkent, 1976,152. s.). Köprülü’nün yazdığına göre Karasaç Ana’nın (aişe) Gevheri Şehnaz diye kızı da vardır.

Yine Köprülü, Yesevî’nin İbrahim adında bir oğlu olduğunu ve kendisi yaşarken oğlunun öldüğünü ve bir kızının da kaldığını yazar (Age., 86. s.).

Kaynaklarda ve hikmetlerde yazıldığına göre, Yesevî yedi yaşındayken babası ölmüş ve annesi de ailesiyle birlikte Yesi’ye göçmüştür. Onların kardeşi ve Yesevî’nin pîri Arslan Baba onun manevî eğitimiyle meşgul olmuştur. Yesi’den 60 km. uzaklıkta bugün Arslan Baba’mn türbesi vardır. O, XII. asırda yapılmıştır, 1907’de tamir görmüştür. Bugün türbe etrafı çıplak çöldür, ziyaretçiler için bir alan ve abdest almak için akıp duran bir temiz su, ilkel bir dinlenme yeri, şükür ki var; bugün de dışarıdan, Türkistan’ın şehir ve kışlaklarından ziyaretçiler gelerek dua edip dönerler. Türbeye bitişik mescit de vardır. Türbe içinde Arslan Baha’nın kabri’nin yanında Karga Baba, Laçin Baba, Şerimbet hazretlerinin kabirleri de var. Ahmed Yesevî’nin ziyaretine gelenler önce Sayram’da babası ve annesini, sonra hocası Arslan Baba’yı ziyaret ettikten sonra Yesi’ye giderler. Bunu daha çok bayramlarda görmek mümkündür.

Yesevî’nin oğlu, Yesevi sağken öldüğünden, nesli kızı Gevheri Şehnaz’dan (Hoşnaz da denir) süregelen evlatlardan ibarettir. Bu bir çok kitapta tekrarlanır.

Meşhur şair Atayî’nin de Yesevî neslinden olduğu söylenir. Ünlü seyyah Evliya Çelebî de kendisinin Yesevî neslinden olduğunu yazmıştır. Hicrî X. asırda doğan, Semerkant’ta yaşayan Abdullah Han’ın sarayında şiirler okuyan Şeyh Zikrî de Yesevî neslindendir. "Hazinetü’lAsfiya"da yazıldığına göre Hicrî XI. asır sonlarında da Yesevî nesilnden, Hoca Hafız Ahmed YesevîNakşibendî de ünlü bir mutasavvıf olarak yaşamıştır. Gaspıralı’nın takipçisi, XX. asır milliyet fikrinin babası Mahmut Hoca Behbudî de Yesevî soyundandır. Bu konuda belli, ilmî bir makale ya da kitap şimdiye kadar yazılmadı. Bugün Yesi’de, Sayram’da Yesevîler şeceresi hakkında sözler, türlü el yazmalar, fotokopiler çok; ne var ki bunlar incelenmediği için bir şey söylemek zor. Ancak Ahmed Yesevî öldükten sonra onun türbesinde şeyhlik yapanlar, onun şeceresini mühürlenmiş, tasdikli bir vesika olarak asırlardan asırlara saklayarak getirmişlerdir. Bu uzun vesika, duyduğuma göre 1916 yılına kadar olan şecereyi gösteriyormuş ve şu anda da kayıpmış.

Ahmed Yesevî’nin hayatı Köprülü tarafından derinlemesine incelendiği için biz burada duruyoruz. Kısaca şunu söylemek mümkün: Bugün Türkistan’daki haşmetli türbe, Emir Timur’un buyruğuyla, Yesevî’ye bağlılığının bir işareti olarak 1395-1397 yıllarında yapılmıştır. Türbenin yapılışı ve tarihi hakkında 14. asırdan bugüne kadar çok kitap yazılmıştır. 1918 yılına kadarki eserler hakkında Köprülü tam bilgi vermiştir. Daha sonra çıkan, mesela N.Nurmuhammedov’un Kazak Türkçesi, Rusça, İngilizce çıkmış "Ahmed Yesevî Savlet İmareti" (Alma Ata, 1988) albümü ile B.T. Tuyakbayeva’nın Rusça basılan albümünü (Alma Ata, 1989) hatırlamak yeterlidir. Türk dünyasında böyle büyük, böyle eski ve yıpranmış, yıpratılmış; ancak hâlâ halkın gönlünde büyük ve güçlü bir yer alarak kalmış bir yapı yoktur, diye düşünüyorum. Bu türbe bugün Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı yardımıyla tekrar onarılmaktadır.

Ancak türbenin dış görünüşünü, yıkılan yerlerini tekrar yapmak mümkündür de altınla yazılmış âyetlerini, çizilen nakışların, Rusya’ya ve Avrupa’ya kaçırılan türbeye ait beş yüz yıllık tarihî eserleri bulmak mümkün mü?

Türkistan’da yaşayan ya da Türkistan’dan yayılmış Türk nesillerine kıvanç veren, ebediyyen yıkılmaz, taşımanın, çalmanın, patlatmanın mümkün olmadığı bir hazine, kutlu bir manevî türbe Ahmed Yesevînin sözlerinin, düşüncelerinin gömülüp saklandığı bir "Divân-ı Hikmet" adlı hazine var. Bence halk dilinde, dağdaki, çöldeki, kışlaktaki, kentteki her bir Türk oğlu Türk’ün anladığı en basit halk dilinde yazılmış hikmetler, Türkistan’da en çok okunan, en eski kitaptır. Hikmetler atasözleri, masallar, maniler, destanlar gibi, defalarca düşünerek okunmuş, ezberlenmiş, ağızdan ağıza dolaşagelmiştir.. Hikmetlerin yazma olarak en eski nüshalarından, bizce bilineni XV. asra aittir. Yazmaların çoğu XVII. asra aittir. XIX. asırda ise "Divân-ı Hikmetler taş basma ve litografik yolla basılıp dağılmıştır.

Kazan’da "Divân-ı Hikmet"in altı defa basıldığı, Taşkent ve İstanbul’da taş baskı olarak bir defa basıldığı biliniyor. Kazan baskılarından (1878, 1893,1896,1900,1912) başka, Taşkent’te Hicrî 1314 (Miladî 1899)’te taş basma olarak yayımlanmıştır. Bunun gibi, Hicrî 1299 (Miladî 1879)’da Türkiye’de "Nuri Osmaniye" matbaasında da "Divân-ı Hikmet’^ taşbasma olarak yayınlanmıştır; bu taş baskıyı esas alarak Doğu Türkistan’da Necat Muhlis, (Urumçi, 1985, "Bulak" dergisi, 16. sayı, 162-274. s.) Uygur Türkçesi’nde açıklamaları ve sözleriyle yayımlattı. Türkiye’de Prof. Dr. Kemal Eraslan ilk defa Latin harfleriyle "Divân-ı Hikmet’ten Seçmeler" (Ankara, 1983) adıyla seçilmiş hikmetleri neşretti, önsöz, açıklamalar ve sözlük yazdı. Sovyet devrinde Ahmed Yesevî ve onun gibi şahısları eserleri zararlı diye telkin edildi, basılmadı; sadece parçalar halinde verildi. Ancak, bilgin Ergaş Rüstemov Yesevî hakkında doğru sözleri yazdığı ve söylediği için "deli" diye tımarhaneye kapatıldı, orada da ölüp gitti.

N. Mallayev’in eserinde ve bazı antolojilerde o zararlı olarak telkin edildi. Ünlü şair ve romancı Askad Muhtar’m "Çınar" romanında (1973) Yesevî’nin bir hikmeti manevî bir servet gibi telkin edilir. Yesevî’nin hayatı ve eserleri hakkında Türkiye’de basılan bazı kaynakları aldıktan sonra bir makale yazdık ve "Özbekistan Edebiyati ve San’ati" gazetesinde (26.10.1990), Yesevî’nin, Evliya Çelebi ve Yesevî soyundan olan Şahabeddin Yesevî’nin resimleriyle birlikte basıldı. 1991 yılında K. Eraslan yayınına dayanarak hazırlanmış "Hikmetler" (G.Gulam adındaki neşriyat, Haz.: İbrahim Hakkulov) 300 bin adet basılmış ve hemen tükenmiştir. Sonra 1992’de aynı yerde, 1836 Kazan yayınma dayalı olarak, 200 bin adet "Divân-ı Hikmet" basılmıştır. Yayıma hazırlayan Resulmuhammed Aşurbay oğlu Abduşükürov ve sorumlu muharrir Mahmud Hasanî çabalarıyla mükemmel çıktı. Bu yayında, 149 hikmet, bir münacat ve başında da bir "Fakrnâme" vardır. Ahmed Yesevî divanındaki hikmetler henüz yeterince incelenmemiştir, sözlüğü ve açıklamaları yeterince yapılmamıştır. Divan’da şair mahlas olarak Kul Hoc’ahmed, Hoca Ahmed Yesevî, Ahmed ibn İbrahim, Hoca Ahmed, Miskin Ahmed ibarelerini kullanmaktadır. Bazı şiirler. Hakim-Ata’ya, Süleyman Bakırganî’ye yakışır, "Bakırgan Kitabı"nda da var. Ancak "Divan-ı Hikmef’teki bazı eksik şiirlerin doğrusunu "Bakırgan Kitabı"nda bulmak imkanı bu kitabın değerini yine arttırır. Daha doğrusu iki kitap da birbirini ruhan tamamlıyor gibi, mazmun bakımından yakın ol maları ve elbette Yüce Tanrı’yı tanıtma maksadıyla bizim için değerlidirler. Mesela, Yesevî’de, 117. hikmette (Taşkent, 1992, 159. s.) "Âlinılerge kitap kirek sûfîlerge mescid kirek / Mecnûnlarga Leylâ kirek manga sin ok kireksin" denir. "Bakırgan Kitabı"ndaki gazelde ise aynı mükemmel şiiri görüyoruz. Kafiyeleri ve anlamı uygun:
"Gâfillerge dünyâ kirek ’akülerge ’ukba kirek, Mecnûnlarga Leylâ kirek manga sin ok kirek" (Bakırgan Kitabı, Kazan, 1901, 6. s.). Ya da "Divân-ı Hikmef’te 149. olarak verilen "Şeyhim Ahmed Yesevî" redifli kaside Süleyman Bakırganî’nindir, onun kitabında da vardır.

Yesevî yolunda bir çok kişi hikmet yazmıştır: Süleyman Bakırganî, Baba Maçin, Azim Hoca, Kul Şerif, Şems (Şemseddin), Kul Esad, Hudaydâd, Kul Ubeydî, Baba Rahim Meşreb, Sufi Allahyâr, Hazinî’yi ve diğerlerini saymak mümkündür.

"Büyük Türk Klasikleri" ve "Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisinde Yesevî’yi genel Türk Edebiyatı bölümünde verilmesini desteklediğimiz halde (biz Mevlana’yı da genel Türk şairi diye biliyoruz), bu antolojinin "Türkistan"da Bin Yıllık Özbek Edebiyatı" bölümünde verilmesini uygun gördük. Çünkü bugün Yesevî’yi ancak Özbekler tercümesiz okuyabiliyorlar ve 900 yıldır da böyle geldi. Özbek Edebiyatı Ahmed Yesevî ile başlar. Biz Mahmud Kaşgarî’yi de, Yusuf Has Hacib’i de, Yüknekî’yi de binlerce yıldan beri öğrenerek geliyoruz, tezkireler ve kitaplar şahit.