Abdülaziz

II. Mahmut’un oğlu ve Abdülmecit’in kardeşi olan Abdülaziz, 8 Şubat 1830’da doğdu. Kardeşi Abdülmecit’in hükümdarlığı döneminde rahat bir şehzadelik geçirdi. Ağabeyi gibi o da gençliğinde müzik, edebiyat ve spor eğitimi aldı. Ağabeyinden farklı olarak Abdülaziz, alkolden ve eğlenceden hoşlanmayan bir yapıya sahipti. Atletik yapısı ve sade hayatıyla halkın güven duyduğu bir şehzade oldu. Abdülmecit’in yaptığı yenilikleri taklitçilik olarak değerlendirenler ve yaptığı harcamaları israf olarak görenler, Abdülaziz’in tahta çıkması için sabırsızlanıyorlardı. Abdülaziz, Abdülmecit’in yakalandığı tüberküloz rahatsızlığından kurtulamayarak vefat etmesi üzerine, 25 Haziran 1861’de tahta çıktı. Tahta çıktığında devlet aşırı derecede borçlanmıştı. Mali kriz baş göstermiş, Balkanlar’da Karadağ isyanı başlamıştı. Bugünkü Hersek eyaleti de büyük bir karışıklık içindeydi. Avrupa devletleri de Karadağ ve Hersek’e askerî müdahalede bulunmadan uzlaşma yoluyla sorunun çözümlenmesini istiyorlardı. Sorunun derinleşmesi durumunda Abdülaziz’in Tanzimat Fermanı ile verilen sözlerden vazgeçebileceğinden kaygılanıyorlardı. Abdülaziz, tahta çıktıktan sonra, ilk iş olarak Avrupa devletlerinin kaygısını gidermek için ferman yayımladı. Hükûmete hitaben yazılan ferman, Babıali’de törenle okundu. Padişah, fermanında, Tanzimat’a devam etmek istediğini ve buna bir delil olmak üzere eski hükûmeti aynen iş başında bıraktığını bildirdi. Yayımlanan bu ferman Batılı devletlerin kaygılarını ortadan kaldırmaya yetti. Batılı devletlerin kaygılarını ortadan kaldırarak hükümdarlık görevine başlayan Abdülaziz’in birinci devresi 1871 yılına kadar devam etmiştir. Bu devrede, Ali ve Fuat paşalar sadrazamlık görevinde bulunmuştur. Bu devre, Tanzimat ve Islahat’ın devamı, yeni bazı müesseseler kurulması ve oldukça başarılı bir dış politika dönemi olarak değerlendirilmiştir. Ali Paşa’nın vefat ettiği 1871 yılından, Abdülaziz’in tahttan indirildiği 1876 yılına kadar geçen ikinci devre ise en başarısız dönem olmuştur. Bu dönem de Mahmut Nedim ve Mithat paşaların söz sahibi olduğu başarısız bir devir olarak değerlendirilmiştir. 

Tasarruf Tedbirleri Aldırdı 

Abdülaziz tahta çıktığında karşılaştığı en büyük sorun, alınan dış borçlar oldu. Borçların ödenebilmesi ve kamu maliyesinin düzeltilmesi için alınan ilk tedbir, devlet giderlerinde tasarrufa gitmek oldu. Abdülaziz, kendi bütçesinde ve saray giderlerinde kısıntıya gidilmesini kabul etti. Fatih Sultan Mehmet’ten bu tarafa devam eden harem geleneğine son vereceğini ve saraydaki haremi dağıtarak tek eşle yetineceğine söz verdi. Yüksek maaşlı saray görevlilerinin işine son verirken altın, gümüş ve diğer kıymetli madenlerle yapılmış eşyaların sarayda kullanılmasını yasakladı. Hassa hazinesi denilen kendi özel hazinesinin üçte birini devlet hazinesine bıraktı. Sosyal ve siyasi alanda yeni bir dönem başlatmak amacıyla, siyasi mahkûmlara genel af çıkartan Abdülaziz, rüşvet ve irtikâp gibi yüz kızartıcı suçları işleyenleri bağışlamadı. Nezaretlerdeki ve özellikle Serasker Kapısı’ndaki memur sayısında da azaltmaya gitti. Alınan tasarruf tedbirleri kısmen de olsa mali sisteme soluk aldırdı. 

İlk Seyahatini Mısır’a Yaptı 

Abdülaziz, hükümdar olduktan sonra ilk gezisini Mısır’a yaptı. 3 Nisan 1863’te gittiği Kahire’de büyük bir sevgiyle karşılanan Abdülaziz’in bu geziden amacı, Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanından beri bağımsızlık yolunda mesafe kateden Mısır ile Osmanlı Devleti’nin bağlarını kuvvetlendirmekti. Mısır Valisi İsmail Paşa, düzenlediği görkemli şölenlerle Abdülaziz’den istediği tavizleri kopartacak kadar gözüne girmeyi başardı. İsmail Paşa, aldığı bu tavizlerle, daha sonraki yıllarda Mısır’ın ayrılmasını kolaylaştırdı. Gençliğinde ve hükümdarlığının ilk birkaç yılında sadelikten yana olan Abdülaziz’in, hükümdarlığının sonraki dönemlerinde eğlenceye ve lükse yönelmesine sebep olarak Mısır’da geçirdiği eğlenceli günler gösterilmiştir. Abdülaziz’in güvenini kazanan Mısır Valisi İsmail Paşa, 28 Mayıs 1866’da Mısır’da veraset usulünün değişmesi iznini aldı. 2 Haziran 1866’da da “hidiv” unvanını aldı ve hidivliğin babadan oğula geçmesi esasını kabul ettirdi. Daha sonra, bağımsız devlet gibi İstanbul’dan izin almadan borçlanmaya gitmek ve savaş gemisi satın almak istemişse de bunlara izin verilmemiştir.

Ayrılıkçı Ayaklanmalar Arttı 

Tanzimat ve Islahat fermanlarının bir amacı da gayrimüslim unsurların Osmanlı Devleti’ne aidiyet duygularını artırmaktı. Ancak verilen bu haklar, ayrılıkçı eğilimleri güçlendirdi. Daha önce yapılan anlaşmalarla Hristiyan azınlıkların koruyuculuğunu üstlenen Rusya, İngiltere ve Fransa gibi devletler, özellikle Balkanlar’daki ayrılıkçı hareketleri bahane ederek Osmanlı Devleti’ne baskılarını artırdılar. Rusya’nın Balkanlar’da yaşayan Slavları, Fransa da Lübnan’daki Maruni ve Dürzileri kışkırtarak aralarında kanlı çatışmalar çıkmasına neden oldu. Bağımsızlıklarını elde etmek isteyen Karadağlıların isyanı, 1862’de bastırıldı. Fakat diğer yerlerdeki ayaklanmaların askerî yöntemlerle bastırılmasına Rusya ve Fransa engel oldu. Bunun üzerine, Rusya ve Fransa’nın desteği ile Sırbistan, Romanya ve Girit’te de ayaklanmalar başladı. 

Avrupa Gezisine Çıkan İlk Padişah Oldu 

Abdülaziz, Fransa İmparatoru III. Napolyon tarafından, Milletlerarası Paris Sanayi Sergisi’nin açılışına, İngiliz Kraliçesi Viktorya tarafından da Londra’ya davet edildi. Her iki daveti kabul eden Abdülaziz, 21 Haziran 1867’de Avrupa gezisine çıktı. Böylece Osmanlı tarihinde yabancı ülkelere seyahate çıkan yegâne padişah ve Hristiyan dünyasına dost olarak giden ilk halife Abdülaziz oldu. Abdülaziz, 1,5 ay süren bu gezi sırasında Belçika, Prusya ve Avusturya’ya da uğradıktan sonra, 7 Ağustos 1867’de İstanbul’a döndü. Abdülaziz’in bu gezisi, Osmanlı Devleti ile Avrupa devletlerinin ilişkilerinin normalleşmesine büyük katkı sağladı. Ancak Batılı devletler, Osmanlı topraklarındaki planlarından hiçbir zaman vazgeçmediler. Bu nedenle Batılı devletlerin desteğiyle Romanya’daki ayaklanma amacına ulaştı. 1867 yılında yapılan müzakereler sonunda Romanya’nın prenslik statüsü tanındı. Sırbistan kalelerinden Türk ordusunun çekilmesi ve Girit’te özel bir yönetim kurulması kabul edildi. Balkanlar’daki bütün unsurları Osmanlı Devleti’nden ayırmayı dış politikasının odağına yerleştiren Rusların baskısıyla, 1870 yılında alınan bir karar ile yüzyıllardır Rum Ortodoks kilisesinden ayrılmak isteyen Bulgarların, Bağımsız Bulgar Kilisesi’ni kurmalarına izin verildi. Böylece Bulgarların bağımsızlık ilanından önceki özerklik statüsünü kazanmalarının zemini hazırlanmış oldu. 

Almanya’nın Güçlenmesi Avrupa’daki Dengeleri Değiştirdi 

Siyasi birliğini sağlayan Almanya, Avrupa’daki dengeleri değiştirdi. Almanya’nın Fransa’yı yenmesi, Osmanlı Devleti’ni de etkiledi. Kırım Savaşı’ndan sonra 1856’da imzalanan Paris Antlaşması’nın hükümlerinin uygulanmasında Osmanlı Devleti’nin en büyük müttefiki Fransa idi. Fransa’nın Almanya karşısında kaybetmesi üzerine, Rusya da 1871 yılında yaptığı açıklamayla, 1856 Paris Antlaşması’nın kendisine yüklediği hükümleri yerine getirmeyeceğini ilan etti. Böylece Osmanlı Devleti için Ruslar yeniden tehlikeli olmaya başladı. Özerklik ve bağımsızlık için ilk ayaklanma 1875 yılında Hersek’te (Hırvatistan) başladı ve Bosna’ya da yayıldı. Burada başlayan ayaklanma, 1876’da Bulgaristan’a da sıçradı. Bu ayaklanmaları, Almanya ve Fransa’nın Selanik konsoloslarının öldürülmesi takip etti. Ayaklanmalar Osmanlı Devleti’nin iç işleri olarak görülmediği için, Batılı devletler, hazırladıkları “Berlin Memorandumu” denilen muhtırayı Babıali’ye vermeyi kararlaştırdılar. Ancak muhtıra verilmeden Abdülaziz tahttan indirildi. 

Ordunun Ateş Gücünü Artırmaya Çalıştı 

Osmanlı Devleti’nin en büyük düşmanı Ruslar idi. Ruslarla mücadele edebilmek için güçlü bir orduya ihtiyaç vardı. Abdülaziz, bu sebeple ordunun yeni silahlarla donatılmasına büyük önem verdi. Avrupa’dan satın alınan büyük çaplı toplarla boğazlar ve sınır boylarındaki kaleler tahkim edildi, tophane modernleştirildi. 1866 yılında Prusya’dan getirtilen uzman subaylarla Mekteb-i Harbiye (Harp Okulu) yeniden düzenlendi. Askerî kanunlar, 1869 yılında günün şartlarına göre yeniden düzenlendi ve askerî rüştiyeler açıldı. Taşkışla, Gümüşsüyü Kışlası, Taksim Kışlası gibi yeni kışlalar inşa edildi. İstanbul Üniversitesinin Beyazıt’taki yerleşkesi, Abdülaziz tarafından Harbiye Nezareti olarak yaptırıldı. 

Donanmayı Yeni Baştan Kurdurdu 

İngiltere ve Fransa’nın denizlerdeki üstünlüğünü örnek alan Abdülaziz, Osmanlı donanmasının yenilenmesi için devletin mali imkânlarının üzerinde harcamalar yaptı. Tersaneleri yeniden düzene sokarak yerli imkânlarla gemi üretilmesine ağırlık verdi. Yerli imkânlarla yapılması mümkün olmayan zırhlı gemileri de ithal etti. Böylece Abdülaziz’in özel gayretleriyle, Türk deniz gücü 20 zırhlı, 4 kalyon, 5 firkateyn, 7 korvet ve 43 nakliye gemisi olmak üzere, döneminin üçüncü büyük deniz gücüne dönüştü. Deniz subayı yetiştirmek üzere İngiliz Hubart Paşa, Mekteb-i Bahriye’ye tayin edildi. Bahriye Nezareti kuruldu. 

Ulaşım Altyapısı Geliştirildi 

Abdülaziz hükümdar olduğunda Osmanlı Devleti’nin toplam demir yolu ağı 452 kilometre idi. Büyük bölümü Trakya ve Balkanlar’da olan demir yolu ağı, onun döneminde 1344 kilometreye ulaştı. İstanbul’u Paris’e bağlayacak 2000 kilometrelik demir yolu imtiyazı Avusturya’ya verildi. Bu hattın Topkapı Sarayı bahçesinden geçmesi çeşitli itirazlara sebep olduysa da Abdülaziz, “Demir yolu geçsin de isterse sırtımdan geçsin!” diyerek konuya verdiği önemi gösterdi. İstanbul-Paris demir yolu hattının Sofya’ya kadar olan kısmı 1874’te işletmeye açıldı. Diğer taraftan bütçenin elverdiği oranda devlet eliyle de demir yolu inşasına başlandı. Bu çerçevede 99 kilometrelik Haydarpaşa-İzmit demir yolu hattı 1873’te açıldı. Anadolu’da yabancıların yaptıklarıyla birlikte demir yolu uzunluğu bu dönemde 329 kilometreye çıktı. Bir yabancı şirkete ihale edilen Galata Tüneli 1874’te işletmeye açıldı. Aynı yıl bir Macar uzmana İstanbul’da itfaiye teşkilatı kurduruldu. Mevcut kara yolu ağının yenilenmesi çalışmalarına ağırlık verilen bu dönemde, yabancılar kara yolu yapımına fazla ilgi göstermedi. Bu nedenle, yerli imkânlarla, 1863’te Niş, Bosna ve Vidin’de yeni yollar açıldı. Aynı şekilde kısıtlı imkânlarla, plansız bir şekilde Anadolu’da da -Amasya, Samsun ve Kastamonu’da- yeni yollar yapıldı. 

Haberleşme Ağı Kuruldu 

Babası gibi yenileşmeye büyük önem veren Abdülmecit zamanında başlayan telgraf hatlarının kurulması çalışması, 1864 yılında 76 merkeze ulaştı. Abdülaziz’in saltanatı sonunda ise kazalara varıncaya kadar bütün imparatorluk telgraf şebekesi ile birbirine bağlandı. Bu arada Tuna ve Dicle nehirlerinde gemilerle yolcu ve yük taşıma işletilmeciliğine başlandı. Yine bu dönemde İstanbul, Köstence, Varna limanlarıyla İzmir Rıhtımı’nın inşası yabancı şirketlere ihale edildi. İdare-i Aziziyye adı ile bir “seyr-i sefain idaresi” kurulduğu gibi, Boğaziçi’nde gemi çalıştırmak üzere Şirket-i Hayriyye’ye imtiyaz verildi. 

Eğitime Önem Verildi 

1862’de, devlet dairelerine kâtip yetiştirmek üzere, rüştiyeyi bitirenlerin gidebileceği Mekteb-i Mahrec-i Aklâm kuruldu; bu okul 1874’e kadar eğitime devam etti. 1864’te bir dil okulu açıldı. 1858’de kurulan İnas Rüştiyesi 1861’de faaliyete geçti. 1867’den itibaren Hristiyan çocukları da Türkçe imtihanını vermek şartıyla rüştiyelere alınmaya başlandı. Fransa’nın 1867’de verdiği bir nota ve sürekli ısrarları sonucu 1868’de, tamamen Fransız eğitim sistemine göre öğretim yapan Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi) açıldı. Bu okulda Müslüman ve gayrimüslim çocukları karışık olarak okuyacaklar, eğitim Fransızca, yönetim de Fransızların elinde olacaktı. Eğitim sistemindeki çok başlılık nedeniyle, 1869’da Maarif-i Umumiyye Nizamnamesi yayımlanarak eğitim teşkilatı yeniden düzenlendi. Millî eğitim hizmetlerinin bir devlet görevi olduğu kabul edilen bu dönemde, dinî eğitim yapan medreselerin dışında çeşitli öğretim kademeleri teşkilatını kurmak ve yürütmek üzere, maarif nazırının başkanlığında bir Meclis-i Kebir-i Maarif kuruldu. 1870’te bu yönetmeliğin bütün vilayetlerde uygulanması için yönetmelik hazırlandı. Aynı yıl telif ve tercüme yönetmeliği yayımlandı. 1870 yılında Darülmuallimat adıyla ilk kız öğretmen okulu açıldı. Galatarasay Lisesinin açılmasına neden olan 1867’deki Fransız notasında açılması tavsiye edilen darülfünun, 1869’da yayımlanan Maarif-i Umumiyye Nizamnamesi’nde yer aldı. Uzunca süren çalışmalardan sonra ilk üniversite olan Darülfünun-ı Osmani, Çemberlitaş’ta yeni inşa ettirilen binada (bugünkü Basın Müzesi) 8 Şubat 1870’te resmen açıldı. Fakat 1871 yılı sonuna doğru yine Abdülaziz tarafından kapatıldı. Cevdet Paşa’nın maarif nazırlığı zamanında 1874’te Mekteb-i Sultani (Galatarasay Lisesi) binasında darülfünun tekrar faaliyete başladı. 

Kimsesiz ve Yetimler İçin Meslek Okulları Açıldı 

Mithat Paşa, Niş valisi iken kimsesiz ve yetim çocukların alındığı ve “ıslahhane” denilen ilk sanat okulunu 1860’ta kurdu. 1864’te Sofya ve Rusçuk’ta da meslek okulları açıldı. Aynı yıl İstanbul’da Maarif Nezareti tarafından bir sanayi sergisi açıldı. Bu vesileyle bir de Sanayi Islah Komisyonu kuruldu. Avrupa mallarının istilası altındaki Osmanlı Devleti’nde, yerli üretimi gerçekleştirebilecek nitelikli elemanlar yetiştirilmesi amacıyla Sultanahmet’te bir sanayi mektebi açıldı. Burada çeşitli meslekler öğretildi. 1869’da kız sanayi mektebi, ertesi yıl Heybeliada’daki Mekteb-i Bahriye içinde sivil kaptan mektebi açıldı. 

Darüşşafaka Kuruldu 

1865’te Yusuf Ziya Paşa, Gazi Ahmet Muhtar Paşa ve Tevfik Paşa tarafından kurulan ve Kapalı Çarşı esnafının çıraklarına serbest dersler vermeye başlayan Cemiyyet-i Tedrisiyye-i İslamiyye’nin fazla rağbet görmesi üzerine, cemiyet üyeleri yalnız yetim Müslüman çocukların okutulması için Darüşşafaka’nın kurulmasına karar verdiler. Başta Abdülaziz olmak üzere, devletin ileri gelenleri, Mısır valisi ve bazı kuruluşların verdiği 35 bin altın ile Darüşşafaka’nın inşasına başlandı. Günümüzde de eğitim faaliyetine devam eden bu okul, böylece 1873’te lise derecesinde eğitime başladı. 

İlk Müze Açıldı 

Abdülmecit’in Yalova gezisi sırasında gördüğü Bizans yazıtları, Ahmet Fethi Paşa’nın girişimleriyle 1846’da, daha önce şarap deposu olarak kullanılan Aya İrini Kilisesi’nde toplandı. 1869’da Müze-i Hümayun (İmparatorluk Müzesi) adıyla geliştirildi. Aynı dönemde, Osmanlı topraklarında eski eser araştırmaları Maarif Nezaretinin iznine bağlandı. Yapılacak kazılardan çıkartılacak eşyanın üçte birinin devlete teslim edilmesi zorunlu kılındı. 1866’da Mekteb-i Tıbbiyye-i Şâhane adı ile ilk sivil tıp okulu açıldı ve Askerî Tıbbiye binasında ayrı bir dershanede öğretime başladı. Bir yıl sonra da eczacılık mektebi açıldı. 

Devletin İdari Teşkilatlanması Yeniden Düzenlendi 

Abdülaziz zamanında idari ve hukuki alanda da önemli adımlar atıldı. Maddelerinin çoğu Fransız sisteminden alınan idari teşkilat kanunu, önce Mithat Paşa tarafından Tuna vilayetinde uygulandı. Aksayan yanları düzeltilerek 1864’te ilk vilayet kanunu çıkarıldı. Bu tarihe kadar Osmanlılar’da uygulanan eyalet teşkilatı terk edilerek vilayet sistemine geçildi. 1868 yılında, Meclis-i Vala-yı Ahkâm-ı Adliyye, Şûra-yı Devlet (Danıştay) ve Divan-ı Ahkâm-ı Adliyye (Yargıtay) olmak üzere ikiye ayrıldı. Böylece bu meclis bünyesindeki idari ve adli işler birbirinden tamamen ayrılmış oldu. Bu arada padişahın bazı yetkileri de daraltıldı. Bu, Osmanlı İmparatorluğu’nda meşrutiyete doğru atılmış önemli bir adımdı. Şûra-yı Devlet, yasama yetkisinin yanı sıra bütçenin hazırlanması ile de görevli idi. Meclis, 10 Mayıs 1868 tarihinde, Abdülaziz’in yaptığı bir konuşma ile açıldı. Abdülaziz konuşmasında, hangi milletten olursa olsun söz sahibi olanların bu meclise katılmalarını ve devlet yöneticilerine yardımcı olmalarını arzu ettiğini belirterek yeni teşkilatın yürütme kuvvetiyle yargı kuvvetini birbirinden ayırma esasına dayandığını söyledi. Divan-ı Ahkâm-ı Adliyye ise bir yüksek mahkeme niteliği taşıyordu. Müslüman ve gayrimüslim üyelerden oluşuyor ve teşkilat yönünden iki kısma ayrılıyordu. Bunlardan ilki, şeri mahkemelerin dışında kurulan nizamiye mahkemelerinin ceza ve hukuk davaları ilamlarını temyizle görevli Mahkeme-i Temyiz, diğeri ise Mahkeme-i İstinaf idi. Divan-ı Ahkâm-ı Adliyye kararlarına hiçbir suretle müdahale edilemez ve mahkeme kararı olmadan üyeleri değiştirilemezdi. Bu suretle yürütme kuvveti karşısında yargı kuvvetinin bağımsızlığı güçlendirilmiş oluyordu. 

Medeni Kanun Hazırlandı 

Mutlak monarşiden, meşruti monarşiye geçişe ilişkin hazırlıklarının yapıldığı o dönemde, Fransız Medeni Kanunu’nun çeviri çalışmalarına başlanması üzerine, Cevdet Paşa’nın teklifi ile fıkıh kitaplarını kaynak almak suretiyle, özgün bir medeni hukuk hazırlamak amacıyla Mecelle Cemiyeti kuruldu. Bu cemiyet, 10 yıl süren çalışmaları sonunda medeni kanun vazifesi görecek olan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye’yi hazırlandı. Mecelle adı verilen medeni hukuk, kendi çağında analitik ve pozitif bir hukuk sistemi oluşturma amacıyla İslam fıkhının çağdaş ihtiyaçlara uygun bir hukuk metni oluşturma çalışması oldu. 

Yabancılara Mülk Edinme Hakkı Verildi 

Günümüzde de çok tartışma konusu olan yabancıların mülk edinmesi konusunda Abdülaziz döneminde önemli bir adım atıldı ve yabancılara mülk edinme hakkı tanındı. 1856 tarihli Islahat Fermanı’nda temas edilen bu mesele, Batılı devletlerin uzun süren baskıları sonunda, 10 Haziran 1868’de beş maddelik bir kanunla halledildi. Buna göre yabancılar, Hicaz Bölgesi hariç, Osmanlı ülkesinde mülk edinme hakkını elde ettiler. Aynı çerçevede, 1873 yılında çıkartılan bir kanunla, vakıf mallarının yabancılara satışına da izin verildi. Bankacılık hizmetlerine ilişkin ilk çalışmalar da Abdülaziz döneminde başladı. Mithat Paşa’nın zirai kredileri teşkilatlandırmak ve çiftçiyi desteklemek amacıyla 1863’te Niş’te başlattığı çalışmalar sonunda, 1867’de “memleket sandıkları”, 1868’de de Emniyet Sandığı kuruldu. Ayrıca, Fransız ve İngiliz ortak grubuna 1863’te Osmanlı Bankası adıyla banka kurmalarına izin verildi. Bu banka, daha sonra Osmanlı Devleti’nde kullanılan kâğıt ve demir paraların basımını da üstlendi. 1930 yılına kadar, Türkiye’de Merkez Bankası’nın görevini Osmanlı Bankası yaptı. 

Yeni Osmanlılar Hareketi Başladı 

Abdülaziz’in yürüttüğü yenileşme çalışmaları, bazı Türk aydınlarından tepki gördü. Ziya Paşa, Namık Kemal ve Ali Süavi gibi aydınların basın yoluyla yaptıkları eleştiriler üzerine, 5 Mart 1867’de ilk sansür yönetmeliği sayılan Kararname-i Ali yayımlandı. Daha sonra Yeni Osmanlılar olarak adlandırılacak bu aydınlar, faaliyetlerini Avrupa’dan sürdürmek zorunda kaldılar. Bu arada başta Çırağan Sarayı ve Beylerbeyi Sarayı olmak üzere, Abdülaziz döneminde, günümüzde de değerini koruyan önemli eserler inşa edildi. Bunlardan başka Kâğıthane Kasrı tamir edildiği gibi Çekmece ve İzmit av köşkleri de yine bu dönemde inşa ettirildi. Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Valide Sultan tarafından yaptırılan Aksaray’daki Valide Camii 1871’de tamamlandı. Kasımpaşa’daki Cami-i Kebir de yine Abdülaziz tarafından yaptırıldı. 

Devlet Borç Batağına Sürüklendi 

Padişahlığının ilk yıllarında ağabeyi Abdülmecit’ten devraldığı borçları azaltmak için, devlet giderlerinde tasarrufa giden Abdülaziz zamanında borçlar 200 milyon altına ulaştı. Devletin borç ve faiz olarak yıllık ödediği miktar 14 milyon altın idi. O dönemde Osmanlı Devleti, borcu borç ile ödüyordu. Dışarıdan borç alma imkânı olmadığı durumlarda da Galata sarraflarından yüksek faizlerle borç alınıyordu. Takip edilen bu politika, sonunda devleti iflasın eşiğine getirdi. 1875 yılında 5 milyon altın lira açık vardı ve artık iç ve dış borçlanma imkânı da kalmamıştı. Sadrazam Mahmut Nedim Paşa, Rus Elçisi General Ignatiyef’in tavsiyesine uyarak, bütün Avrupa’nın hışmını Osmanlı Devleti üzerine çeken bir tedbire başvurdu. 6 Ekim 1875 tarihli bir kararla, devletin borç taksiti ve faiz olarak ödediği yıllık 14 milyon liranın yarısının beş yıl için kesileceği, buna karşılık yüzde beş faizli “esham” verileceği ilan edildi. Bu eshama gümrük, tuz, tütün gelirleriyle Mısır vergisi karşılık gösterildi. Hükûmet bu 7 milyonun 5 milyonu ile bütçe açığını kapatacak, 2 milyonu ile de Rumeli’deki askerî harekât masraflarını karşılayacaktı. Karar içte ve dışta büyük yankı uyandırdı. Avrupa’da, ellerinde Osmanlı tahvili bulunanlar Türk elçilikleri önünde gösterilere başladılar. Avrupa gazetelerinde Türkler aleyhine ağır yazılar çıktı. Bu durum devletin itibarını düşürdüğü gibi İngiliz ve Fransız halkını da Osmanlılar’a düşman yaptı. Esasen Rus elçisinin amacı da buydu. Bu durum, ayrılıkçı hareketlere verilen desteğin artmasına neden oldu. 

Darbe ile Tahtından İndirildi 

Devletin borç batağına saplanması, içeride de huzursuzluklara neden oldu. Abdülaziz yönetiminden rahatsız olan paşalar için uygun zemin oluşmuştu. 10 Mayıs 1876 tarihinde Fatih, Bayezid ve Süleymaniye medreselerinde okuyan öğrenciler, dersleri boykot ederek gösterilere başladılar. Mithat ve Hüseyin Avni paşalar da bu gösterileri el altından desteklediler. Mithat Paşa’nın, öğrencilere dağıtılmak üzere para gönderdiği tarih kayıtlarında yer almıştır. Bu gösteriler medrese hocaları tarafından da desteklendi. Göstericiler, Yıldız Sarayı’nın önüne kadar gelerek şeyhülislam ile Sadrazam Mahmut Nedim Paşa’nın azledilmesini istediler. Abdülaziz 12 Mayıs cuma günü, sadrazamlığa Mütercim Rüştü Paşa’yı, şeyhülislamlığa Hasan Hayrullah Efendi’yi, seraskerliğe de Hüseyin Avni Paşa’yı tayin ettiğini, Mithat Paşa’nın da Meclis-i Vükela üyeliğine memur edildiğini ilan etti. Böylece öğrenci hareketleri son buldu. Mütercim Rüştü, Mithat ve Hüseyin Avni paşalarla Hasan Hayrullah Efendi ekibi iş başına geldikten sonra planlarının ikinci safhasını, yani Abdülaziz’in tahtından indirilmesi konusunu planlamaya başladılar. Bu işi hukuka uygun göstermek için, fetva almak gerekiyordu. Onlar da Fetva Emini Kara Halil Efendi’yi, şeyhülislam vasıtasıyla Mithat Paşa’nın konağına davet ettiler. Mithat Paşa kendisine, “Padişah mülk ve milleti tahrip ve Müslüman beytülmalini israf etti. Halkın hâlini ıslah için tahttan indirilmesi düşünülüyor. Buna şeran cevaz var mıdır?” diye sordu. Kara Halil Efendi de “Bu hayırlı işe çarşaf kadar fetva veririm.” dedi. Bunun üzerine Hüseyin Avni Paşa Dolmabahçe Sarayı’nı askerle sarıp veliaht Murat Efendi’yi alarak günümüzde İstanbul Üniversitesinin Beyazıt yerleşkesi olarak kullanılan Serasker Kapısı’na getirdi ve orada Murat’a biat edilip, olup bitenlerden haberi olmayan Abdülaziz’in hükümdarlıktan indirilmesi kararlaştırıldı. Beklenmedik bazı olaylar nedeniyle, Abdülaziz’in tahttan indirilmesi kararının uygulanması bir gün önceye alındı. 31 Mayıs günü, Abdülaziz önce Dolmabahçe Sarayı’ndan Topkapı Sarayı’na getirildi. Burada kendisine III. Selim’in dairesinin ayrıldığını görünce üzüldü. “Beni de amcam Sultan Selim gibi burada bitirmek istiyorlar!” dedi. Üstelik dairede oturacak yer yoktu. Kendisinin ve çocuklarının o sırada yağan yağmurdan sırılsıklam olmuş bir hâlde ortada kalması, Abdülaziz’i çok incitti. Kısa bir süre sonra yerine geçirilen Veliaht Murat’a bir mektup yazdı ve bir gün sonra 1 Haziran 1876’da Feriye Sarayı’na nakledildi. Fakat buraya nakledildikten üç gün sonra da odasında bilekleri kesilmiş olarak bulundu. Olay yerine ilk gelen, olayların baş sorumlusu Serasker Hüseyin Avni Paşa oldu. Onun emriyle Abdülaziz’in naaşı Fer’iye Karakolu’nun kahve ocağına taşındı, bir ot yatağın üzerine yatırılıp üzerine bir perde örtüldü. Elçilik hekimlerinin de katıldığı 19 kişiden kurulu bir doktorlar heyetinin Abdülaziz’e otopsi yapması kararlaştırıldı. Ancak Hüseyin Avni Paşa, detaylı otopsi yapılmasını engelledi. Üstünkörü hazırlanan otopsi raporundan sonra Abdülaziz’in naaşı, Topkapı Sarayı’na nakledilerek, burada yıkandı ve II. Mahmut Türbesi’ne defnedildi. Vefatı, 6 Haziran 1876 tarihli “Ceride-i Havadis” gazetesinde intihar olarak haberleştirildi. 

İki Ayrı Abdülaziz Vardı 

Dönemin en popüler dili olan Fransızcayı öğrenmeyen Abdülaziz, devleti çağın icaplarına uygun şekilde yenileştirmeye çalışsa da Avrupa kültürüne karşı mesafeli durmuştur. Hat sanatıyla ilgilenen, Türk musikisini çok iyi bilen ve Osmanlı padişahları arasında bestekâr olarak yerini alan Abdülaziz, padişah olduktan sonra, Abdülmecit’in kurdurduğu saray orkestra ve bandolarını kaldırarak yerine Türk musikisi saz takımını koydurmuştur. Fakat 1867 yılında Avrupa’ya yaptığı 1,5 aylık gezi, onda büyük değişime yol açmıştır. Avrupa’daki refahın çekiciliğine kapılarak o refahı meydana getiren sanayi, teknoloji ve kültürü yüzeysel olarak kopyalamaya yönelmiştir. Bu sebeple, bir yandan Avrupa’daki örnekleri ile yarışacak saraylar ve köşkler yaptırdı. Diğer yandan saraydaki Türk musikisi saz takımını kaldırarak orkestra ve bando takımı kurdurup ordu bandolarını çoğalttı. Avrupa’daki genel yönelime paralel, Abdülaziz de meşruti yönetime inanıyordu. Ancak kendisinin kararlarında serbest ve bağımsız olması gerektiğini savunuyordu. Toplumsal ve siyasi sorunların çözümünde adres olarak Babıali’yi göstermişti. Avrupa yaşam standartlarına ulaşmak için taklit boyutunda yeniliklere imza atmasına karşılık, alafrangalığı dinsizlik sayması da Abdülaziz’in en büyük çelişkisi olmuştur. Onun intihar etmesi veya öldürülmesine ilişkin tartışmalar günümüzde de gizemini korumaktadır. Bu tartışmalar, onun defnedilmesinden hemen sonra başlamıştır. Bu nedenle, Abdülaziz’in tahtından indirilmesinden sonra yakın koruma görevinde bulunanlarla, hizmetine tayin edilen şahıslar tespit edilerek teker teker sorguya çekilmişlerdir. Neticede Abdülaziz’in ölümünün intihar olmayıp cinayet olduğu kanaatine varılınca II. Abdülhamit “veli-i maktul” sıfatıyla dava açmak zorunda kalmıştır. Padişah, öldürme emrini veren Sultan Murat hakkında şeran ve kanunen ne yapılması gerektiğini Şeyhülislam Uryanizade Ahmet Esat, Dâhiliye Nazırı Mahmut Nedim, Tunuslu Hayrettin paşalarla Mahmut Celâlettin Paşa’dan müteşekkil bir heyetin kararına havale etti. Heyet, 16 Nisan 1881 tarihinde, Sultan Murat’ın derhâl tutuklanmasına ve fevkalade bir mahkeme kurularak yargılanmasına karar verdi. Tarihe, Yıldız Mahkemesi olarak geçen ve 27 Haziran 1881’de Yıldız Sarayı içinde kurulan mahkeme, çalışmalarına bir çadırda başladı. Başkanlığına İstinaf Mahkemesi Başkanı Ali Süruri, ikinci başkanlığa Hristo Forides Efendi, savcılığa da Latif Bey getirildi. Yargılama üç gün içinde altı celse devam etti ve sanıkların temyiz etme hakları saklı kalmak üzere sona erdi. Verilen karara göre, Pehlivan Mustafa, Hacı Mehmet ve Cezayirli Mustafa ile Mabeynci Fahri Bey, taammüden öldürme olayına katıldıklarından dolayı; Mithat Paşa, Mahmut Paşa, Nuri Paşa, Binbaşı Necip ve Binbaşı Namık, Paşazade Ali beyler de suç ortağı sayıldıklarından idama, diğerleri ise çeşitli cezalara çarptırıldılar. II. Abdülhamit, verilen kararın infazıyla ilgili olarak, 20 Temmuz 1881 tarihinde, Yıldız Sarayı’nda, emekli olan ve görevde bulunan devlet adamlarından ve askerlerden oluşan 25 kişilik olağanüstü bir meclis topladı. On beş kişi idam hükmünün tasdikini, on kişi de cezanın hafifletilmesini istedi. Toplantıya katılanların çoğunluğu idam cezalarının uygulanmasını istese de II. Abdülhamit, idam cezalarını müebbet kürek cezasına çevirdi. Mahkûmların cezalarını Taif’te çekmelerine karar verildi.

Kaynak: Ertuğrul Bey’den Sultan Vahdettin’e Tarihin En Kudretli Hanedanı Üç Kıtanın Efendileri Osmanlılar, Hasan Yılmaz, Elips Kitap, 1. Baskı Mayıs 2015, Ankara.